18 Eylül 2012 Salı

O ilkel kadını bir bulursam...

Bundan kaç bin yıl ya da kaç on bin yıl öncedir bilinmez, kadın atalarımız doğurmak ve doğurdukları mini mini bebe atalarımızı bakmak, büyütmek, emzirmek, sıcak tutmak, yırtıcı hayvanlardan korumak vesilesiyle kendilerini mağaralarına kapamış, tabi bunun üzerine karısının ve bebelerinin mağarada aç kalmasını istemeyen erkek atalarımız da ava çıkıp vahşi hayvanlarla mücadeleyi kendine görev bilmiştir. Tabi insan yavrusu bu kolay büyümüyor, ele avuca gelip kendi kendine yetmesi en iyi ihtimalle 6-7 yıl alınca, kadın atalarımız kendini mağarasına adamıştır. Eee tabi ilk insan bu boş da durmuyor, icat edilecek o kadar çok şey var. Kesici, delici aletler derken tabak, çanak doluyor ev. Sonra hooooop ateş denen yüce varlık... Bakıyorlar et falan bu ateş denen şeyin üzerinde daha bir güzel, daha bir lezzetli oluyor. Kadın mağarasında bebelerine bakarken, yapılan bu kap kacağa bir düzen kurayım bari diyor. Sonra kocası ava gittikten sonra bir önceki avdan kalan etleri bu kap kacakta pişirip, kocasına ve bebelerine yedirip onların karnını doyuruyor. Böylece ilkel anlamdaki ev işleri kavramı başlamış oluyor. Dedim ya insan yavrusu bu kolay yetişmiyor... Yıllarca mağarayı topla, yemek pişir, kap kacağı temizle, çoluğun çocuğun üstünü başını temizle derken, kadın atalarımızın genetik kodlaması bu biçimde şekilleniyor.

İşte tam da burda o kadın atamıza şunu demek istiyorum: ''Ee be kadın sen mağarada oturup iki tane kap kacağa yer bulmaya çalışıp, her gün farklı hayvan etlerinden aynı et kızartmasını yaptın. Hepinizin üstünde iki parça kuzu postu zaten, yıka yıka giy, ne ütü ister ne birşey!! Kocana 'Sen ava git ben mağara işlerini yaparım.' diyeceğine, 'Aaaa hergün sen hergün sen olmaz, bunaldım ben bu inde. Bir gün sen bak çocuklara bir gün ben. Bugün ava ben gidiyorum.' deseydin yaaa!! Kapadın kendini o ine, değiştirdin kaymak gibi genetik kodu, bir de sosyal olarak yapıştırdın bu işleri üzerimize... Nooldu?? Sen öldün gittin daha 35'inde, bizde ortalama ömür 75!! Çalış babam çalış 75 sene, çamaşırdı, bulaşıktı, ütüydü derken... Ütü ne mi? Ne sen sor ne de ben söyleyeyim! Görsen 'İyi ki ben yaşarken icat edilmemiş bu şey.' derdin. Sen şimdi anlamazsın, ama şöyle de birşey var, senin anlayacağın şekilde anlatayım. Artık kadınlar hem mağarada çalışıyor hem de ava çıkıyor. İhtiyaçlar arttı malum çağların geçmesiyle. Onun için sadece erkeğin ava çıkması yetmiyor. Artık kadınlar sabahın köründe uyanıp, ava çıkmanın muadili olan işlerine gidiyor, oradan da yorgun argın mağaraların muadili olan evlerine gelip tüm ev işlerini yapıp bitiriyorlar. 'Erkekler avdan gelince ne yapıyorlar?' diye sorduğunu duyar gibi oluyorum :)) Televizyon diye birşey icat oldu... Ayaklarını uzattıkları koltukta yatıp televizyon izliyorlar. Koltuk ne mi?? Ayy boşver yaaaa!!!

12 Eylül 2012 Çarşamba

Hazır mıyım ne?

Anne olan bir kadına "Hayatınızda en mutlu olduğunuz gün hangisi?" diye bir soru sorulduğunda büyük çoğunluğu illa ki "Yavrumu kucağıma aldığım gün." diye cevap verecektir. Ben de genel standartlara uyan bir kadın olarak bu cevabı verirdim :)
Yavrumu dünyaya getirdiğim gün, bakmaya doyamadığım o minicik şey bana hayatımın son gününe kadar unutamayacağım bir deneyim sunmuş ve ömrümün  sonuna kadar yetecek bir mutluluk yaşatmıştı. Onu dünyaya getirmek için çektiğim acı bile o kadar tatlı gelmişti ki o sancıları dahi güzel hatırlıyorum şu anda ( ki başka bir hastalık durumu söz konusu olsa saatlerce çekilesi bir acı değil aslında).
Doğum yaptıktan sonra ilk günlerde vücudunuz öyle bir hormon kokteyline gark oluyor ki bebeğinize, hayatta bir erkeğe duyulabilcek en büyük aşkı solda sıfır bırakacak bir aşkla bağlanıyorsunuz. Ona bakarken içiniz öyle bir titriyor ki hiçbir erkek, hiçbir aşk içinizi bu kadar titretemez. İşte bu aşk sizi günlerce ve bazen aylarca süren uykusuzluklar ve yorgunluklarda ayakta tutuyor. Yoksa insan kim için gecelerce uykusuz kalıp, bunu her gün her gün üst üste tekrarlayabilir??
İşte ben, bu ilk günden beri geçen bu ağrılı, acılı, uykusuz ve yorgun geçen tüm günleri ve tüm deneyimleri çok güzel hatırlıyorum ve özlemle anıyorum. Bu eskiye olan bir hasret değil aslında geleceğe doğru yönelen bir hasret ;) Yavaş yavaş daha çok yerleşmeye başladı kafama... Hazır mıyım ne??


4 Eylül 2012 Salı

Güzellik aslında güzel mi?



Hayatın kadınlara yüklemiş olduğu yükler saymakla bitmez. Kadın annedir önce. Hiçbir şey beklemeden anne olur ve hayatını adar minik bebeğine. Büyütür, destekler, kendinden verir, fedakârlık yapar, sever ve tabi sevilir nihayetinde :)  Zaten sevilmese ödülü ne olurdu anne olmanın? Hoşş hiçbir anne ödül için yapmaz yaptığı şeyleri… İnsan bencilliğinin, karşılık beklemenin bittiği tek nokta anneliktir. Sonra eş olur, ev hanımı olur, temizlikçi olur, aşçı olur, ütücü olur, bulaşıkçı olur, öğretmen olur, doktor olur, mimar olur, olur da olur… Ve bunların hepsini olmak zorundadır, gerek sosyal roller ve dayatmalar gerekse maddi zorunluluklar nedeniyle tüm bu yükleri taşımalıdır. Tüm bu zorunlulukların dışında kadının olması gereken bir şey daha var modern dünya da. Güzel. Evet kadın güzel olmalı. Her şekilde güzel olmak dayatılıyor kadına. Kadınsan her şeyden önce güzel ve bakımlı olacaksın. Peki güzel olmanın ilk koşulu ne günümüzde? Tabi ki zayıf olmak :/  Zayıf olmak için, herkes zayıf olsun diye gözümüzü açıyoruz kapıyoruz diyetle, sporla, diyet listeleriyle. Ana haber bültenlerinde bile sürekli diyet listeleri görüyoruz. Sabah kuşaklarında, öğlen kuşaklarında hep diyet listeleri, güzellik maskeleri, sihirli formüller…Hep güzelleşmek adına. Artık 36 beden değilsen güzel değilsin. 38 beden olmak ne fenaaaa… Hele hele 40 ve üzeriysen, yüksek bir yer bul ve atla mümkünse :((  Ben hayatımın büyük bir kısmını 42 ve üzeri bedenlerde geçirdim. Tabi  annemin deyimiyle “iri” olduğum bu dönemlerde sayısız diyet yapma girişimlerim oldu. Kiminde kilo aldım, kiminde 10 kilo verdim, kiminde daha kilo veremeden 3. günde vazgeçtim mücadeleden. Ama bu denemelerin değişmezi özgüven yitimi oldu bende. Çünkü zayıf kadın güzeldi ve ben değildim. Sonra bir şekilde sebat ettim, yoğun egzersiz ve diyetle 20 kilo kadar verdim ama nasıl bir vücudum varsa 38 bedenin altına da düşemedim. Verdim vermesine ben kiloları ama mutlu oldum mu?? Tabi ki hayır!! Şunu fark ettim ki insanı mutsuz eden asıl şey sürekli kalori hesabı yaparak yaşamak, istediğini yiyememek ve hep daha güzel olmak adına o gereksiz yoruculuktaki otokontrolü sürdürmeye çalışmak. Her neyse ben kilomu koruyorum hala, ama sağlıklı değilim onu da biliyorum. Vücudumun olması gereken kilo 72 ama ben 65 kiloyum, çünkü güzel görünmek için zayıf olmalıyım… Ama 72 kiloyken zayıf görünmüyorum, annemin deyimiyle “iri”, zayıflıkla kafayı yemiş acımasızlar için “şişko” görünüyorum. Ama bu kilomda da sürekli yorgun ve halsizim. Bedenimin  bazı işlevlerinde aksamalar bile oluyor. Mutsuz  muyum ? Kesinlikle evet!!
Kadınların artık işe bile güzelliklerine göre alındığı, bakımlı olmak zorundaymışsın hissi yaşatan iş arkadaşlarının olduğu, daha kötüsü 3-5 kilo alsan arkandan “oha bizim ‘İri’ de bu aralar amma şişti!” diye konuşan hayat arkadaşlarına sahip olduğun, işe makyajsız gitsen patronunun “Hasta mısın?” diye sorduğu, gittiğin mağazada 36 beden tezgahtarların 42 beden istediğin için sana neredeyse iğrenerek baktığı ve paranla rezil olduğun bu dünyada  şimdi bu güzellik faşizmi değil de ne?

3 Eylül 2012 Pazartesi

Tatiller hiç bitmesin!!


Ben Eylül ayını sevmem. Ben Ağustosu da sevmem aslında. Bak cumaya bayılırım, cumartesiyi çok severim ama pazarı hiç sevmem. Hatta Ramazan Bayramı’nın 3. günüyle Kurban Bayramı’nın 4. gününü de sevmem. Nedir bu sonlar canım?? Tatiller hiç bitmese :P

 Şimdi efendim ben şunu fark ettim ki ben yaşanacak güzel şeyleri beklemeyi, yaşamaktan daha çok seviyorum. Mesela Temmuz ayında izne ayrılıp tatile mi gideceğim, Temmuz’a kadar geçen o süreye bayılırım. Tatil için duyduğum heves bana çocuksu bir yaşam sevinci verir, enerjimi yeniler, beni mutlu eder. Hergün o geri sayımı yaşamak, gelecek güzel anın ya da anların hayalini kurmak bana umut verir.Cumaları işe giderken sanki eğlenmeye gidiyormuş gibi çıkarım evden,bir enerjik bir keyifli olurum sormayın. Bilirim ki o gün ne kadar yorulursam yorulayım ertesi gün alarmım çalmayacak, gün benim olacak :) Ama Pazar günleri öyle mi? Ertesi gün yine sabahın köründe kalkıp işe gideceğini ve gün boyunca derin bir pazartesi sendromu yaşayacağını bile bile kim günün tadını çıkarabilir ki? Hele bir de ütülenecek gömlekler, pantolonlar sepette bekliyorsa  veya ertesi iş günü için hazırlanacak evraklar varsa!! Yani çıkaran çok insan var tabi, hele bir de cumartesi de çalışan ve sadece pazar tatili olan insanları da düşünmek lazım (ki şu anda bana küfrediyor olabilirler :P ) ama ben yapamıyorum. 

Ben yaz insanıyım, oldum olası yaz mevsimini sevmişimdir. Kışın daha mutsuz, daha depresif ve daha şişko olurum. Günleri kısa olması, soğuk olması, güneşi görememek beni sıkar, içime kapatır. İşte bu yüzden Nisan ve Mayıs aylarını çok severim çünkü yavaş yavaş yaza yaklaşırız, tatile yaklaşırız.Haziran ve Temmuz'a bayılırım.Çünkü bilirim ki yaz uzun, bitmesine daha çok var. Ama işte Ağustos dedin mi, yaz bitmeye başlamıştır artık, ve azalan günler içimi yemeye başlar. Benim için 1 Eylül'de kış gelmiştir artık.İşte Ağustos'u da bu yüzden sevemiyorum,napayım denedim ama olmuyor. İçimdeki o bitme duygusunun beni huzursuz etmesine engel olamıyorum :(

Dedim  yaa güzel şeylerin bitmesi beni hüzne boğuyor, işte bu yüzden o anın tadını hiiiiç çıkaramıyorum.  Doğru değil tabi ki yaptığım ama elimde değil. Anı yaşayamama sendromu mu demek lazım buna yoksa gereksiz kaybetme korkusu sendromu mu bilmem ama çözüm önerisi olan varsa hepsine açığım ;)

2 Eylül 2012 Pazar

Evet Hazırım :)


Evet, başlığımın adı “Evet, Hazırım :)”.  Yani paylaşmaya hazırım :)
 
Uzun zamandır  facebook ve twitter kullanıcısı ve bazı bloggerların takipçisiyim. Sosyal ağlarda arkadaşlarımla hayatı sürekli paylaşsak da bunu blog yazarak paylaşmak yakın zamana kadar benim için uzak bir düşünceydi. Ama her düşüncenin olgunlaşması için zaman gerekir yaa, işte öyle gelişti ve değişti fikirlerim. Bir kadın, bir anne, bir eş, bir evlat, bir cadı, bir alışveriş canavarı, bir okuyucu, bir aşçı, bir TV izleyicisi olarak her zaman paylaşmak istediğim şeyler olduğunu fark ettim. Tabi arkadaşlarımın verdiği gazlar da biraz etkili oldu itiraf etmeliyim ;) İlk yazım bu acemiyim, bakalım her şey nasıl gelişecek?? Yazalım bakalım okuyan birileri çıkar belki ;) Ama kankitomun da dediği gibi kimse okumasa bile yazmak güzel :)