22 Şubat 2013 Cuma

Her şey değişir...

Hayatta en sevdiğim laflardan biri "İnsanın en önemli yeteneği alışma yeteneğidir." lafıdır. Diğeri ise "Değişim asla değişmez." İki söz de değişimle alakalı aslında. Değişirsin ve alışırsın, olay bu kadar basit. Zaman değişiyor, çağ değişiyor, hayat değişiyor, insanlar değişiyor, kısacası herşey değişiyor. Bu yüzden eski fotoğraflara baktığımızda hep utançla karışık bir yabancılaşma hissediyoruz. Sanki o fotoğraftaki kişi biz değilmişiz, hatta hiç olmamışız gibi... İşte bu yüzden geçmişte yaşadıklarımızı düşündüğümüzde pişmanlıklar duyuyor ya da "Şimdiki aklım olsa...."  ile başlayan cümleler kuruyoruz hep. "Benim hayatımda pişmanlıklar yok. Yaşadığım her şey benim için çok değerli." diyen insanları da hiç anlamıyorum. Arkadaşım mükemmel insan vardı da bizim mi haberimiz olmadı? Sen nasıl birşeysin de hiç hata yapmamışsın bugüne kadar. Bugüne kadar tanıdığım en mükemmel insan benim (yani bir insanın mükemmel olabilme kapasitesi ne kadar düşük, düşünün artık :P) benim bile pişman olduğum en az yarım düzine şey vardır. Keşke yapmasaydım ya da böyle yapmasaydım dediğim o kadar çok şey var ki!!! Ben cesurum, objektifim, kabul ediyorum ve pişmanlığın bir eksiklik değil de daha iyiye giden bir yolda ilk basamak olduğunun farkındayım. Bence pişmanlık yani hata yaptığını farketmek bir erdem. Belki  bu bakış açısıyla, asla pişman olmadığını iddia eden mükemmel insanlarla aynı sonuca varmış oluyoruz, yani onlar da yaptıkları herşeyin onlara deneyim ve hayat tecrübesi olarak geri döndüğünü iddia ediyorlar yaaa.... Ben de diyorum ki: "Evet, aptallık ettim. Pişmanım. Aptal değilsem bu da bana ders olur." Bu arada bunları düşündüğüme göre iyice yaşlanıyorum ben galiba, hatta yaşlanmışım, üzerime bir olgunluk çökmüş :/

Bu arada aslında yazmaya başladığımda asıl yazmayı amaçladığım konu başkaydı :/ Değişimle başlayan (yani aynı girişle) ama tamamen başka bir konuya değinen...Ancak sanırım bu günler benim pişmanlıklarımı ve geçmişimi sorguladığım ve değerlendirdiğim günler...O yüzden yazı bu şekilde gelişti. Eeeee o zaman diğer konu da başka bir yazıya kısmet olsun. Kıssadan hisse: Her an herşey değişebilir :P




17 Ocak 2013 Perşembe

Çok şey mi istiyorum???

Çok yorgunum, o kadar yorgunum kiii :((  Bedenen, ruhen, aklen, manen... Hayat çok hızlı ilerliyor ve ben artık hayatı yakalayamadığımı, hatta yakalamayı bırak takip bile edemediğimi düşünüyorum. Her zaman, yapmam gereken bir dolu iş var ama hiçbirine yetişemiyorum. Bazı konularda ipin ucunu saldım, bıraktım ama aklımdan silemiyorum ki! Yapmasam da yapamasam da aklımın bir köşesinde kalıyorlar sürekli ve beynimi kemiriyorlar: "Şişşşşt, ben de sıradayım. Dur daha, oturdun dinleneceksin ama aklın bende olsun. Sırada ben varım." diye haykırıyorlar beynimin köşe bucak her yerinde. İşleri halletmeye kalksam bedenim isyan ediyor "Yorgunluktan ölmek üzereyim.Uyumak istiyorum." diye... Boşversem, bıraksam gönlüm razı değil, aklımı sanki köstebekler kemiriyor!! Her şekilde de yoruluyorum anlayacağınız.

Tüm bu iş güç, hay huy arasında aslında en önemli işim olan miniğime de yeterli ilgi ve özeni de göstermeye çalışıyorum. Ancaaaak, bir bebeğe gerekli olan,onun ihtiyaç duyduğu zamanı ona ayırabiliyor muyum işte o tartışılır :((  Çoğu meslek grubunda çalışan kadınlara göre daha esnek ve rahat çalışma saatlerim var. İşyerim evime oldukça yakın olduğu için, her öğlen eve gelip yarım saat de olsa oğlumla vakit geçiriyorum. Buna rağmen akşam eve geldiğimde yüzüme öyle hüzünle, özlem dolu gözlerle bakıyor ki önce bu yoksunluk ve yalnızlık hissini  ona yaşattığım için kendime kızıyor, sonra da hayatta olduğum için Allah'a şükrediyorum :) Eve girdiğimde ilk iş onu kucaklamama, öpmeme rağmen, paltomu çıkarıp onu kucağıma almamı bekleyemeyip ellerimi öpmeye çalışması, bacağıma sarılıp pantolonumu öpmesi ise beni hem hüzüne boğan hem de dünyanın en mutlu insanı yapan hareket :)) Keşke imkan olsa da tüm anneler,evlatları 3 yaşına gelip de kreşe başlayana kadar onlara kendileri bakabilse. Kadının sırtındaki yükler zaten ağır, bari evladına, en değerli varlığına yeterince alaka gösterememek ve bundan duyulan vicdan azabı manevi bir yük ve mutsuzluk sebebi olmaktan çıksa... Sizce çok şey mi istiyorum??

12 Kasım 2012 Pazartesi

Akıl her yaşta lazım!!

Hayatımda ilk defa kendimi olduğum yaşta hissediyorum, belki de daha fazla... Bu seneye kadar 19, bilemedin 20 yaşımı geçememiştim. İnsan olduğu değil hissettiği yaştadır klişesini ergenken anlamaz hatta saçma bir avuntu gibi görüp gülerken aynı  hisse ben de kapılmaya başlamıştım 24-25 yaşlarından itibaren :P Şimdi 30 yaşında bir kadın ve anneyken ilk defa kendimi bu yaşta hissediyor ve işin ilginci bundan haz alıyorum. Evet yaşlanmaktan deli gibi korkuyorum şu anda :( Hem de yıllardır...Ama şu andaki yaşım, yaşadıklarım, hissettiklerim bana garip bir haz veriyor. Artık tam bir yetişkin oldum diyebiliyorum :) Tam bi kadın... Anne...
30 yıl boyunca yaşadığım, etrafımda eşin-dostun yaşadığı  şeylerin bana kattığı hayata bakıştan gurur duyuyorum :)) Geçmişte yaptığım hatalara bakıp bazen gülüyorum kendime, bazen utanıyorum yaptığım aptallıklara, bazen de kızıyorum... Ama herşeye minnettar olmalıyım ki şu anda gurur duyduğum beni ortaya çıkardığı için. Geri dönsem o toy ergenlik veya ilk gençlik yıllarına bazı şeyleri gene yaparım diyorum kendime. Ama yapmayacağım şeyler de var mesela!! Ancak dönemeyeceğime göre düşünmüyorum fazla, yaşanması gereken ufak tefek şeylermiş diyorum ;) Allah'tan büyük hatalar yapmadım şu hayatta :))) Kendi yaşadıklarımın tecrübesiyle etrafımdaki gençlerin hayatlarına bakınca uyarasım geliyor bazı konularda onları ama kim dinler ki beni ;P O yaşlarda ben de dinlemezdim zaten... Gençler dinlemezler ama dinleselerdi şu öğütleri verirdim onlara:
 1. Marjinal olacağım diye aptal saptal tiplere ve triplere girmeyin. Emin olun o kimlik bunalımı ve arayış krizleriniz geçince utanç verici olacaktır yaptıklarınız. Daha 25'inize gelmeden 16 yaşınızda çekildiğiniz fotoğrafları yakmak isteyebilirsiniz.
2. Aşk veya arkadaş, hiç kimse için olmadığınız biri olmaya çalışmayın. İnsanlar hayatınızdan gider ama siz her zaman sizde kalacaksınız. Ve inanın içinizde siz olmayan biriyle yaşayamazsınız.
3. Hayatınıza giren ilk erkeğin hayatınızın büyük aşkı olduğunu düşünüp onu kaybetmemek için abuk subuk herseyi yapmayın. Çok çok büyük ihtimalle bu kişi hayatınızın büyük aşkı değildir ve ayrılırsınız. Zaten olmasın da! Kim 16-17'sinde tanıştığı bir erkekle ömrünü geçirmek ister ki??
4. Hiçbir erkeği hayatınızın merkezine oturtmayın. Tabi onu siz doğurmadığınız  sürece :))
5. Kendiniz için çizdiğiniz imaja dikkat edin. Siz olgunlaştıkça değişirsiniz belki ama insanların aklında oluşturduğunuz imaj değişmeyebilir.Marjinallik tripleri sonrası yaşanan pişmanlık burada da hasıl olabilir sonradan.
6. Üniversitede çalışın, çok çalışın... Ama gezin de... Bir daha hiç üniversiteli olamayacaksınız.
7. Gençlik depresyon ve bunalımla harcanmayacak kadar kısa. Bunalım triplerine girip sosyal hayatınızı sabote edeceğinize, güvendiğiniz bir yetişkinden yardım alın. Faydası olacaktır.
8. Mümkün olduğunca fazla sosyal ortama girin, mümkün olduğunca fazla insanla tanışın ki insan sarrafı olabilesiniz.
9. Arkadaşlar iyidir ama aile gibisi de yoktur. Onları sakın ihmal etmeyin.
Ve, belki de söylenecek daha çok şey var ama son olarak şunu söylemek istiyorum. Hayallere sadece hayal ederek ulaşamazsınız!! Çabalayın, çok çalışın ve durmadan deneyin!! Aksi takdirde sadece güzel rüyalar görürsünüz.




20 Ekim 2012 Cumartesi

Dünyanın En Zor İşi: Ebeveynlik

Çok çok eskiden yaşamlar bu kadar komplike olmadığı, insanların başarmak istediği, elde etmek istediği şeyler bu kadar fazla olmadığı için hayata atılma, ev ve aile kurma yaşı oldukça düşükmüş. En makbul meslek memurluk, insanların memur olma yaşıysa 18'miş. Ee tabi 18 yaşında memur olup para kazanmaya başlayan ve yetişkin hayatına atılan insan ne ister?? Tabi ki evlenip barklanmak ister :)) Zaten hormonlar tavan yapmış, genetik olarak dürten bazı güdüler var, aşık olunabilen en güzel yaşlar yaşanıyor ve tabi gözler kör!! Yaş 18 falan ama gençler kendilerini dev aynasında görmekte... Ben herşeyi yaparım, ben herşeye yeterim, en doğru insanı seçerim, büyüdüm, oldum, tamamım havaları... Evlilik, ardından iki çocuğun dünyaya getirdiği başka bir çocuk :)) Ve tabi bu çocuğun yetiştirilme sorunsalı... Ama tabi o zaman şimdiki gibi TV'ler yok, internet yok, facebook yok, twitter yok,kitaplara ulaşmak bu kadar kolay değil, bu kadar çok uzman ve araştırma da yok. Çocuk psikolojisi diye birşey bilmiyor anne babalar. Daha kendileri de çocuklar aslında... Kendi anne babaları onları nasıl yetiştirdiyse öyle yetiştiriyorlar en değerli varlıklarını, ve aslında birlikte büyüyorlar:))

Günümüzde hayatlar çok komplike, elde etmeye çalıştığımız çok şey var, ilkokul sıralarından başlayarak... Hayat hep bir mücadele, hep bir sınav... Orta okulda liseye girme telaşı, lisede üniversiteyi kazanma stresi, üniversiteden sonra iş bulamama korkusu hatta işsizliğin ta kendisi derken hayatımız mücadele etmek ve bizim gibi çaresiz gençlerle yarışarak geçiyor. Tüm bu yarışların içinde sisteme katılıp birşeyler üretmeye başlama ve hayata atılma yaşı 27-28'leri buluyor. Hayata atılan gençlerin düzen kurup, taşları yerine oturtup sırayı evliliğe getirmesi 30'ları aşıyor çoğu zaman. 30'una geldikten sonra evlenen insanlar tabi artık yaşı kemale erdiği için mantığını kullanıyor ve hemen çocuk sahibi olmak istemiyor. Ee tabi evliliğe de biraz zaman tanımak ve biraz da çocuksuz bir çift olmanın tadını çıkarmak gerek ;) Bu arada geçen zamanda daha da olgunlaşan çift çocuk sahibi olmaya karar veriyor sonunda. Mantıklarının ve olgunluklarının zirvesindeyken dünyalar tatlısı bir misafire açıyorlar kapılarını :) Daha bebek anne karnında gelişirken kitaplar alınıyor, internette araştırmalar yapılıyor çocuk gelişimi ile ilgili. Dünyaya geldikten sonra bilimsel verilere dayalı çocuk yetiştirme yöntemlerini anlatan kitaplar hatmediliyor. Psikolojisi sağlam, özgüveni tam bireyler yetiştirebilmek için her türlü kaynak araştırılıyor, gerekirse uzmanlardan yardımlar alınıyor, kısacası son derece bilinçli bir şekilde çocuklar yetiştirilmeye çalışılıyor.

Şimdi benim bu psikolojisi sağlam ve özgüveni tam bir çocuk yetiştirmeye çalışan annelerden biri olarak kafam çok karışık ve aklımda türlü türlü sorular var. Bu sorulardan bazıları şunlar:
1- Bizim annelerimiz bizim kadar bilinçli değildi madem!! O zaman onlar kötü mü çocuk yetiştirdiler?!?!?!?!
2- Biz madem kuralına uygun yetiştiriyoruz bu çocukları, neden hala kafamızda yetersiz olduğumuz duygusu var?? Yoksa sadece bende mi var bu duygu??
3-Genel olarak tüm ailelerin çocuklarında şımarıklık problemi var. Acaba özgüvenli çocuklar yetiştireceğiz diye kendini dünyanın en önemli insanı zanneden çocuklar mı yetiştiriyoruz??
4-Neden ergenler bizim ergenlik dönemimizdeki ergenlerden daha problemli?
5- Acaba biz çocukları yapıp sonra da onlara tapıyor muyuz yoksa?
6- Biz nerde hata yapıyoruz?? ya da
7-Doğru mu yapıyoruz??




1 Ekim 2012 Pazartesi

Bana da bir sorsanız!!

İnsanları çeşitli şekillerde kategorize edebiliriz: uzunlar ve kısalar, zayıflar ve şişmanlar, bizden olanlar ve bizden olmayanlar, kitap okuyanlar ve kitap okumayan sadece televizyon izleyenler, ayakkabı sevenler, çanta sevenler vs. vs. diyeee...Ben bu ara insanları her işe burnunu sokanlar ve sokmayanlar olarak ikiye ayırıyorum.
Şimdi efendim bu aralar yorgunluktan mütevellit cinlerim ve ben pek bir haşır neşiriz. Başka zamanlarda aslında gülüp geçtiğim, hatta dalgaya ve komiğe vurduğum insan davranışları beni ve cinlerimi pek bir sinir etmekte. İnsanımız da başkasının işine karışmaya bayılır yaaaa, kimisi çok yememe taktı bu aralar ''Ay canııııım, maşallah sen de hep yiyosun hep yiyosun.'' diye espri yapıyor aklınca!! Kimisi işe makyajsız gittiğim için sitem ediyor, ağzını büze büze ''Bak canım, sen daha gençsin. Kendine bak, öyle kendi salmış kız kuruları gibi gelme işe.'' diyor. Hayy Allahım ben sabah evden zor çıkıyorum. Bir bardak su içemeden çıktığım günler oluyor :( Aç bilaç işe koşuyorum. Kahvaltımı bile simit poğaça neyse işte kuru kuru şeylerle iş yerinde yapmaya çalışıyorum ki bu arada da çok yediğim için eleştiriyi yiyorum, sen bana makyaj diyorsun!!! Allah Allah!! Sizin çocuklarınızı Fransız dadılar, İngiliz mürebbiyeler büyüttü galiba!
Şimdi yazının gidişatından da anlaşıldığı üzere, çok taze olmasa da yeni sayılabilecek bir anneyim ben. Çoğu işimi yetiştirmeyi beceremesem de hem çalışan hem de çocuğumu iyi bir şekilde yetiştirmeye çalışan bir kadınım. Benim minik 2 yaşına yaklaştı, kocaman çocuk oldu aslında ama bizim anne sütü maceramız hala devam etmekte  :)))))  Ve henüz ne ben ne de o bıktı bu maceradan... Ben hala bir anneyle bir evladın arasındaki en özel anların ve yakınlaşmaların emzirme sırasında yaşandığını düşünüyorum :) O minik yavrunun annesinin göğsünde yatarken bir yandan karnını bir yandan da ruhunu doyurması, anneyi de en anlatılmaz duygularla doldurur. Annenin de ruhu doyar böylece... Bu manevi hazzın yanında miniğin sağlığı için de anne sütünün paha biçilemez bir tarafı da vardır tabi ki. Bağışıklık sistemini kuvvetlendirir herkesin bildiği üzere. Mesela benim miniğe iki yıldır hiç antibiyotik kullanmamamızı hep anne sütüne bağlamışımdır.
 Her neyse, sadede geleyim; bu aralar bu herşeye burnunu sokan insanlar diye kategorize ettiğim tipler bizim bu süt verme maceramıza takmış vaziyette :((  Etrafımdaki belli yaşı aşmış herkes tarafından yoğun baskı yiyorum süt vermeyi kesmem konusunda. Yok efendim çok büyümüş artık,  zaten bu saatten sonra ona hiç faydası da yokmuş, hem iştahsızlığının tek nedeni de meme emmesiymiş, memeyi bıraktığı anda iştahı da açılırmış, daha fazla devam edersem bir daha hiç bıraktıramazmışım ıvır da zıvır :((  Teneffüslerde gider okula emzirirsin artık diye dalga geçen bile var!! Onun kendini annesine en yakın hissettiği, en huzurlu yer anne memesi. Emmeyi bıraktığı anda bir daha asla o kadar yakın olamayacağız gibi geliyor bana da hem! Hala benim parçam gibi o, yani benim vücudumdan bir şeyler onun gelişmesine katkıda bulunuyor, onu besliyor... Meme o çocuğun en tutkuyla bağlı olduğu şey şu anda hayatta, kolay mı ha deyince ayırmak onu koparır gibi :((  Hem bana da sorun bakalım bir, ben hazır mıyım acaba??




18 Eylül 2012 Salı

O ilkel kadını bir bulursam...

Bundan kaç bin yıl ya da kaç on bin yıl öncedir bilinmez, kadın atalarımız doğurmak ve doğurdukları mini mini bebe atalarımızı bakmak, büyütmek, emzirmek, sıcak tutmak, yırtıcı hayvanlardan korumak vesilesiyle kendilerini mağaralarına kapamış, tabi bunun üzerine karısının ve bebelerinin mağarada aç kalmasını istemeyen erkek atalarımız da ava çıkıp vahşi hayvanlarla mücadeleyi kendine görev bilmiştir. Tabi insan yavrusu bu kolay büyümüyor, ele avuca gelip kendi kendine yetmesi en iyi ihtimalle 6-7 yıl alınca, kadın atalarımız kendini mağarasına adamıştır. Eee tabi ilk insan bu boş da durmuyor, icat edilecek o kadar çok şey var. Kesici, delici aletler derken tabak, çanak doluyor ev. Sonra hooooop ateş denen yüce varlık... Bakıyorlar et falan bu ateş denen şeyin üzerinde daha bir güzel, daha bir lezzetli oluyor. Kadın mağarasında bebelerine bakarken, yapılan bu kap kacağa bir düzen kurayım bari diyor. Sonra kocası ava gittikten sonra bir önceki avdan kalan etleri bu kap kacakta pişirip, kocasına ve bebelerine yedirip onların karnını doyuruyor. Böylece ilkel anlamdaki ev işleri kavramı başlamış oluyor. Dedim ya insan yavrusu bu kolay yetişmiyor... Yıllarca mağarayı topla, yemek pişir, kap kacağı temizle, çoluğun çocuğun üstünü başını temizle derken, kadın atalarımızın genetik kodlaması bu biçimde şekilleniyor.

İşte tam da burda o kadın atamıza şunu demek istiyorum: ''Ee be kadın sen mağarada oturup iki tane kap kacağa yer bulmaya çalışıp, her gün farklı hayvan etlerinden aynı et kızartmasını yaptın. Hepinizin üstünde iki parça kuzu postu zaten, yıka yıka giy, ne ütü ister ne birşey!! Kocana 'Sen ava git ben mağara işlerini yaparım.' diyeceğine, 'Aaaa hergün sen hergün sen olmaz, bunaldım ben bu inde. Bir gün sen bak çocuklara bir gün ben. Bugün ava ben gidiyorum.' deseydin yaaa!! Kapadın kendini o ine, değiştirdin kaymak gibi genetik kodu, bir de sosyal olarak yapıştırdın bu işleri üzerimize... Nooldu?? Sen öldün gittin daha 35'inde, bizde ortalama ömür 75!! Çalış babam çalış 75 sene, çamaşırdı, bulaşıktı, ütüydü derken... Ütü ne mi? Ne sen sor ne de ben söyleyeyim! Görsen 'İyi ki ben yaşarken icat edilmemiş bu şey.' derdin. Sen şimdi anlamazsın, ama şöyle de birşey var, senin anlayacağın şekilde anlatayım. Artık kadınlar hem mağarada çalışıyor hem de ava çıkıyor. İhtiyaçlar arttı malum çağların geçmesiyle. Onun için sadece erkeğin ava çıkması yetmiyor. Artık kadınlar sabahın köründe uyanıp, ava çıkmanın muadili olan işlerine gidiyor, oradan da yorgun argın mağaraların muadili olan evlerine gelip tüm ev işlerini yapıp bitiriyorlar. 'Erkekler avdan gelince ne yapıyorlar?' diye sorduğunu duyar gibi oluyorum :)) Televizyon diye birşey icat oldu... Ayaklarını uzattıkları koltukta yatıp televizyon izliyorlar. Koltuk ne mi?? Ayy boşver yaaaa!!!

12 Eylül 2012 Çarşamba

Hazır mıyım ne?

Anne olan bir kadına "Hayatınızda en mutlu olduğunuz gün hangisi?" diye bir soru sorulduğunda büyük çoğunluğu illa ki "Yavrumu kucağıma aldığım gün." diye cevap verecektir. Ben de genel standartlara uyan bir kadın olarak bu cevabı verirdim :)
Yavrumu dünyaya getirdiğim gün, bakmaya doyamadığım o minicik şey bana hayatımın son gününe kadar unutamayacağım bir deneyim sunmuş ve ömrümün  sonuna kadar yetecek bir mutluluk yaşatmıştı. Onu dünyaya getirmek için çektiğim acı bile o kadar tatlı gelmişti ki o sancıları dahi güzel hatırlıyorum şu anda ( ki başka bir hastalık durumu söz konusu olsa saatlerce çekilesi bir acı değil aslında).
Doğum yaptıktan sonra ilk günlerde vücudunuz öyle bir hormon kokteyline gark oluyor ki bebeğinize, hayatta bir erkeğe duyulabilcek en büyük aşkı solda sıfır bırakacak bir aşkla bağlanıyorsunuz. Ona bakarken içiniz öyle bir titriyor ki hiçbir erkek, hiçbir aşk içinizi bu kadar titretemez. İşte bu aşk sizi günlerce ve bazen aylarca süren uykusuzluklar ve yorgunluklarda ayakta tutuyor. Yoksa insan kim için gecelerce uykusuz kalıp, bunu her gün her gün üst üste tekrarlayabilir??
İşte ben, bu ilk günden beri geçen bu ağrılı, acılı, uykusuz ve yorgun geçen tüm günleri ve tüm deneyimleri çok güzel hatırlıyorum ve özlemle anıyorum. Bu eskiye olan bir hasret değil aslında geleceğe doğru yönelen bir hasret ;) Yavaş yavaş daha çok yerleşmeye başladı kafama... Hazır mıyım ne??


4 Eylül 2012 Salı

Güzellik aslında güzel mi?



Hayatın kadınlara yüklemiş olduğu yükler saymakla bitmez. Kadın annedir önce. Hiçbir şey beklemeden anne olur ve hayatını adar minik bebeğine. Büyütür, destekler, kendinden verir, fedakârlık yapar, sever ve tabi sevilir nihayetinde :)  Zaten sevilmese ödülü ne olurdu anne olmanın? Hoşş hiçbir anne ödül için yapmaz yaptığı şeyleri… İnsan bencilliğinin, karşılık beklemenin bittiği tek nokta anneliktir. Sonra eş olur, ev hanımı olur, temizlikçi olur, aşçı olur, ütücü olur, bulaşıkçı olur, öğretmen olur, doktor olur, mimar olur, olur da olur… Ve bunların hepsini olmak zorundadır, gerek sosyal roller ve dayatmalar gerekse maddi zorunluluklar nedeniyle tüm bu yükleri taşımalıdır. Tüm bu zorunlulukların dışında kadının olması gereken bir şey daha var modern dünya da. Güzel. Evet kadın güzel olmalı. Her şekilde güzel olmak dayatılıyor kadına. Kadınsan her şeyden önce güzel ve bakımlı olacaksın. Peki güzel olmanın ilk koşulu ne günümüzde? Tabi ki zayıf olmak :/  Zayıf olmak için, herkes zayıf olsun diye gözümüzü açıyoruz kapıyoruz diyetle, sporla, diyet listeleriyle. Ana haber bültenlerinde bile sürekli diyet listeleri görüyoruz. Sabah kuşaklarında, öğlen kuşaklarında hep diyet listeleri, güzellik maskeleri, sihirli formüller…Hep güzelleşmek adına. Artık 36 beden değilsen güzel değilsin. 38 beden olmak ne fenaaaa… Hele hele 40 ve üzeriysen, yüksek bir yer bul ve atla mümkünse :((  Ben hayatımın büyük bir kısmını 42 ve üzeri bedenlerde geçirdim. Tabi  annemin deyimiyle “iri” olduğum bu dönemlerde sayısız diyet yapma girişimlerim oldu. Kiminde kilo aldım, kiminde 10 kilo verdim, kiminde daha kilo veremeden 3. günde vazgeçtim mücadeleden. Ama bu denemelerin değişmezi özgüven yitimi oldu bende. Çünkü zayıf kadın güzeldi ve ben değildim. Sonra bir şekilde sebat ettim, yoğun egzersiz ve diyetle 20 kilo kadar verdim ama nasıl bir vücudum varsa 38 bedenin altına da düşemedim. Verdim vermesine ben kiloları ama mutlu oldum mu?? Tabi ki hayır!! Şunu fark ettim ki insanı mutsuz eden asıl şey sürekli kalori hesabı yaparak yaşamak, istediğini yiyememek ve hep daha güzel olmak adına o gereksiz yoruculuktaki otokontrolü sürdürmeye çalışmak. Her neyse ben kilomu koruyorum hala, ama sağlıklı değilim onu da biliyorum. Vücudumun olması gereken kilo 72 ama ben 65 kiloyum, çünkü güzel görünmek için zayıf olmalıyım… Ama 72 kiloyken zayıf görünmüyorum, annemin deyimiyle “iri”, zayıflıkla kafayı yemiş acımasızlar için “şişko” görünüyorum. Ama bu kilomda da sürekli yorgun ve halsizim. Bedenimin  bazı işlevlerinde aksamalar bile oluyor. Mutsuz  muyum ? Kesinlikle evet!!
Kadınların artık işe bile güzelliklerine göre alındığı, bakımlı olmak zorundaymışsın hissi yaşatan iş arkadaşlarının olduğu, daha kötüsü 3-5 kilo alsan arkandan “oha bizim ‘İri’ de bu aralar amma şişti!” diye konuşan hayat arkadaşlarına sahip olduğun, işe makyajsız gitsen patronunun “Hasta mısın?” diye sorduğu, gittiğin mağazada 36 beden tezgahtarların 42 beden istediğin için sana neredeyse iğrenerek baktığı ve paranla rezil olduğun bu dünyada  şimdi bu güzellik faşizmi değil de ne?

3 Eylül 2012 Pazartesi

Tatiller hiç bitmesin!!


Ben Eylül ayını sevmem. Ben Ağustosu da sevmem aslında. Bak cumaya bayılırım, cumartesiyi çok severim ama pazarı hiç sevmem. Hatta Ramazan Bayramı’nın 3. günüyle Kurban Bayramı’nın 4. gününü de sevmem. Nedir bu sonlar canım?? Tatiller hiç bitmese :P

 Şimdi efendim ben şunu fark ettim ki ben yaşanacak güzel şeyleri beklemeyi, yaşamaktan daha çok seviyorum. Mesela Temmuz ayında izne ayrılıp tatile mi gideceğim, Temmuz’a kadar geçen o süreye bayılırım. Tatil için duyduğum heves bana çocuksu bir yaşam sevinci verir, enerjimi yeniler, beni mutlu eder. Hergün o geri sayımı yaşamak, gelecek güzel anın ya da anların hayalini kurmak bana umut verir.Cumaları işe giderken sanki eğlenmeye gidiyormuş gibi çıkarım evden,bir enerjik bir keyifli olurum sormayın. Bilirim ki o gün ne kadar yorulursam yorulayım ertesi gün alarmım çalmayacak, gün benim olacak :) Ama Pazar günleri öyle mi? Ertesi gün yine sabahın köründe kalkıp işe gideceğini ve gün boyunca derin bir pazartesi sendromu yaşayacağını bile bile kim günün tadını çıkarabilir ki? Hele bir de ütülenecek gömlekler, pantolonlar sepette bekliyorsa  veya ertesi iş günü için hazırlanacak evraklar varsa!! Yani çıkaran çok insan var tabi, hele bir de cumartesi de çalışan ve sadece pazar tatili olan insanları da düşünmek lazım (ki şu anda bana küfrediyor olabilirler :P ) ama ben yapamıyorum. 

Ben yaz insanıyım, oldum olası yaz mevsimini sevmişimdir. Kışın daha mutsuz, daha depresif ve daha şişko olurum. Günleri kısa olması, soğuk olması, güneşi görememek beni sıkar, içime kapatır. İşte bu yüzden Nisan ve Mayıs aylarını çok severim çünkü yavaş yavaş yaza yaklaşırız, tatile yaklaşırız.Haziran ve Temmuz'a bayılırım.Çünkü bilirim ki yaz uzun, bitmesine daha çok var. Ama işte Ağustos dedin mi, yaz bitmeye başlamıştır artık, ve azalan günler içimi yemeye başlar. Benim için 1 Eylül'de kış gelmiştir artık.İşte Ağustos'u da bu yüzden sevemiyorum,napayım denedim ama olmuyor. İçimdeki o bitme duygusunun beni huzursuz etmesine engel olamıyorum :(

Dedim  yaa güzel şeylerin bitmesi beni hüzne boğuyor, işte bu yüzden o anın tadını hiiiiç çıkaramıyorum.  Doğru değil tabi ki yaptığım ama elimde değil. Anı yaşayamama sendromu mu demek lazım buna yoksa gereksiz kaybetme korkusu sendromu mu bilmem ama çözüm önerisi olan varsa hepsine açığım ;)

2 Eylül 2012 Pazar

Evet Hazırım :)


Evet, başlığımın adı “Evet, Hazırım :)”.  Yani paylaşmaya hazırım :)
 
Uzun zamandır  facebook ve twitter kullanıcısı ve bazı bloggerların takipçisiyim. Sosyal ağlarda arkadaşlarımla hayatı sürekli paylaşsak da bunu blog yazarak paylaşmak yakın zamana kadar benim için uzak bir düşünceydi. Ama her düşüncenin olgunlaşması için zaman gerekir yaa, işte öyle gelişti ve değişti fikirlerim. Bir kadın, bir anne, bir eş, bir evlat, bir cadı, bir alışveriş canavarı, bir okuyucu, bir aşçı, bir TV izleyicisi olarak her zaman paylaşmak istediğim şeyler olduğunu fark ettim. Tabi arkadaşlarımın verdiği gazlar da biraz etkili oldu itiraf etmeliyim ;) İlk yazım bu acemiyim, bakalım her şey nasıl gelişecek?? Yazalım bakalım okuyan birileri çıkar belki ;) Ama kankitomun da dediği gibi kimse okumasa bile yazmak güzel :)